Ara 102013
 

300x112690_2_2Kimliği sebebiyle ilkokul müdürünün “böyle pis olmayın” dediği Elmas, üniversiteyi bitiren ilk Roman kızlarından oldu.

Çekimleri 8 yıl süren, Türkiye’deki Çingeneleri anlattığı ‘Buçuk‘ adlı belgeselle ses getiren Elmas Arus, Sıfır Ayrımcılık Derneği ile Çingene toplumunun problemleri için döktüğü terin karşılığını, Avrupa Konseyi’nden gelen ödülle alacak. 17 Ocak’ta Strasbourg’ta, Avrupa Konseyi’nin Raoul Wallenberg anısına verdiği ilk ödüle kavuşacak Elmas Arus’un zorlu hayat hikayesi, bu ödüle ne kadar layık olduğunun da ispatı. Kızların ilkokula bile gönderilmediği Çingene toplumunda, üniversiteye kadar yükselen Elmas’ın ibret alınacak türden bir hikâyesi var. Avrupa Konseyi’nden alacağı 10 bin Euro’yu yeni Elmas’ların çıkması için harcayacak genç aktivist, “Bu ödülün Türkiye’deki önyargıların kırılmasına etki edeceğine inanıyorum” diyor.

Türkiye’deki Çingeneler için attığın adımlarla Avrupa Konseyi’nin Raoul Wallenberg anısına verdiği ilk ödülü aldın. Bu ödüle giden yolu merak ediyorum…

Öncelikle, ödüle başvuruyu biz yapmadık. Bu ödülü Olof Palme Vakfı veriyor. Bizim bir ‘Kamu-STK Diyalog Grubu’ oluşturma projemiz var ve bu projeyi fonluyorlar. Bana “2 yıllık çalışmalarınızı izliyoruz. Sizi aday göstermek istiyoruz” dediler. Benim hikâyemi, çektiğimiz ‘Buçuk’ adlı belgeselin ve Sıfır Ayrımcılık Derneği’nin hikâyesini biliyorlar. Biz de basından öğrendik ve çok şaşırdık; ama sadece ‘Buçuk’u çekmemiz değildi gerekçe.
Buçuk’u çekme fikri nasıl çıktı?
Üniversiteye gidene kadar içinde bulunduğun toplum sana “Kimsin, nesin?” sorusunu sorduruyor. Sürekli bir ötekileştirmeyle yaşıyorsun. Kapalı bir toplumsun. Mahallen farklı, yaşam tarzın çok farklı. Ayrımı hissediyorsun. Bir tarafta gacolar (ötekiler) var, bir tarafta sen varsın.

Nerede yaşadın?
Önce Amasya’daydık, sonra İstanbul’a, Bahçelievler’e geldik.

Ailen neler yapıyordu, nasıl geçiniyordunuz?
Ailem, İstanbul’a gelmeden önce tarım işçiliği yapardı. Babam sepet örerdi, annemin bohça sattığı da oldu, günübirlik işlerde de çalıştı. İstanbul’da farklılaştılar, çünkü şehrin yaşantısına uyabilecek iş alanları yok. Hurda toplamaya kadar her şeyi yaptılar. Önyargıyı pekiştirecek, şu anda Çingenelerin, Romanların yaptığı şeylerin aynısını yaptılar. Yoksulluğun yanında, kendi toplumunun değerleriyle de mücadele ediyorsun.

Nasıl bir mücadele bu?

Kapalı bir toplum. Seni dışarı göndermiyor. Başka bir toplumun içine girdiğinde, ona sırtını döneceğini, ya da çok zarar göreceğini düşünüyor. Toplum, Çingenelerden ne kadar korkuyorsa, Çingeneler de toplumdan o kadar korkuyor! Çünkü hep zarar görmüşler.

Böyle bir durumda, üniversiteye kadar gidebilmeyi başardın…
Kendi sülalemde, ilkokula başlayan kızların başında ben geliyorum. Babam ilkokul 3’e kadar gitmiş. Ben okula gitmeden okuma-yazma öğretti, “Kızım herkes kör kalıyor. Bari sen kör kalma. En azından okuma-yazma öğren” dedi. 4 ağabeyimi okula giderken görür ve çok heveslenirdim. 6 yaşımdayken, ağabeylerimin okul müdürünün yanına çıkıp “Beni okula alın” dedim. Müdür kabul etti ve babam risk alarak beni okula gönderdi. Etrafımızda bir anda “Bizim kıza kötü örnek oluyor” sesleri yükseldi.

Roman topluluğu içinde mi?
O zaman Roman yoktu, son 10 yıldır var! Biz hiçbir zaman Roman kelimesi altında ayrımcılığa uğramadık. Hep Çingene kelimesi altında dışlandık. Benden sonra en azından ilkokulu bitirdi kızlar. Şimdi üniversiteye hazırlanan kızlar var. İlkokulu bitirdikten sonra toplumun biçtiği rol belli: Evlenip, gacoların dünyasından çıkıp kendi dünyana döneceksin. Ben annemin kaderini paylaşmak istemiyordum! Kolay olmadı. İlkokuldan sonra 4 yıl ara verdim. Ortaokulu dışarıdan bitirmek istediğimi söyledim ve bitirdim. Çeşitli komşularımızın yardımıyla liseye başladım. Ama bir yandan da ilkokulda yaşadığım ayrımcı pratikler içimde büyük yaralar açmıştı.

Mesela?
Mahalleden koşa koşa geliyorum, sınıfın iyi öğrencilerindenim, cevvalim. Okula koşa koşa gittim, ayağımda da naylon çizmelerim var. Bizim mahalle de barakalardan, bozma gecekondulardan oluşuyor ve çamur içinde. Ya önlüğün ya ayakkabıların çamurlanıyor. Geç kalmıştım, sıraya girdim. Tam kapıdan girdim, müdür “Gel gel gel” diye el etti. 500 öğrenci orada. Nereden geldiğimizi de çok iyi biliyordu müdür. Herkesin ortasında “Evet, siz bunun gibi pis olmayın çocuklar” dedi. Beni en arka sıraya koydu. O zaman, “Mücadelem sadece okumak olmamalı” diye düşünmeye başladım. Başka bir müdürse hayatımı değiştirdi.

Nasıl yaptı bunu?
Ortaokulu dışarıdan bitirdim. Hayalim, açık öğretim lisesine ve üniversitesine kaydolup konfeksiyonda çalışmaktı. Açık öğretim lisesinin kayıtları bittiği için kaydolamadım. Komşumuz, “Bir müdür arkadaşım var. Ona gidelim.” dedi. O müdür de hikâyemden dolayı, pozitif ayrımcılık uygulayarak, Barbaros Lisesi’ne başlattı.

Lisede de baskı devam etti mi?
Tabii canım. “Bunun yaşındakiler evlendi, koca kızı nasıl liseye gönderiyorsun?” demeye devam ediyorlar. Ailem çok zorlandı. İlk dönem teşekkür alabildim. Babam, “Sen bunu mu hak ediyorsun? Ala ala bunu mu aldın?” dedi. İçsel motivasyonum, babamın bu desteğiydi.

Üniversite fikri nereden çıktı?
İngiltere’ye gitmek istiyordum. Oradaki bir arkadaşım da bana davetiye gönderdi. Davetiyede, çocuk bakıcılığının saatini 25 saat yazmış (gülüyor). Normalde 24 saat olması gerekiyor. Böyle olunca, ret cevabı aldım ve yoğun bir hazırlıkla 1998 yılında Trakya Üniversitesi’ni kazandım. 2 sene Radyo-Televizyon bölümünde okudum. Gitmeden önce annemler hep “Bak orda Çinganlar yaşıyor ha, dikkat et” diye uyarıyordu. (Gülüyor) Üniversitede, kendini sorgulaman artıyor. O zaman, “Bir şey yapmamız lazım” dedim. Tek silahım vardı: film yapmak. Üniversitedeki hocama “Ben bir film yaparak, Türkiye’deki bütün Çingeneleri dolaşmak istiyorum” dedim. Onunla, Edirne’deki Kemikçiler Mahallesi’ne gittik. Oradaki gelenekleri ve görenekleri öğrendik. Eşim Haluk’la, başka bir belgeselin yapımında tanıştık, 2001’de. Belgesel fikrimi ona açtım. Yardım istedim. Buçuk’u çekmeye başladık. Edirne Kaleiçi’nde çekimlere başladık. 2009’a kadar çektik.

Kaç şehir gezdiniz?
38 şehir, 400’ün üzerinde mahalle. Bazen bir şehre on kere gittiğimiz oldu. 7 kişilik ekiple bir şeyler yapalım derken, dernek kurma fikri gelişti. Hacer Fogo’dan yardım istedik ve Sıfır Ayrımcılık Derneği’ni kurduk, 2009’da. Birkaç ay eşim finanse etti. Sonra projeler başladı. İstanbul Roman Merkezi, Romanların Vatandaşlık Hakkına Erişim Projesi, sonra Kamu-STK Diyalog Grubu Projesi… Bu en önemlilerden birisiydi. 6 bakanlık ve İŞ-KUR’la birlikte, 24 Roman STK’sı ortak bir çalışma grubu oluşturdu.

O kadar Roman STK’sı var mı?
210 Roman STK’sı ve 11 federasyon var. 2009’a kadar gezdiğimizde herkes “Başbakan bizi duyacak mı?” diyordu ya, benim için bu anlamda en büyük onur, Roman açılımında Başbakan’ın karşısında bir konuşma yapmak oldu.

Romanların yüzde 60’ı okuma-yazma bilmiyor


Ne konuştunuz Başbakan’la? 
Daha çok kentsel dönüşümle ilgili konuştuk. “Romanlar eskisi gibi olumsuzluklar yaşamayacaklar. Bu daha bir başlangıç” dedi. Biz de bu aşamayı hızlandırmak ve eksikleri ortaya koymak için Sıfır Ayrımcılık’ı kurduk zaten.

Hangi sorunlar bunlar?
Eğitim, istihdam, barınma, sağlık ve güvenlik sorunları… O kadar iç içeler ki! Geleneksel meslekler yok oldu. Elekçilik, kalaycılık, sepetçilik, deri işletmeciliği, çiçekçilik, müzisyenlik… Toplumun ihtiyaçları değiştiği için bu meslekler de ortadan kalkmaya başladı. Zaten Romanların yüzde 60’ından fazlası, okuma-yazma bilmiyor. Barınma imkanları çok kötü şartlarda. Kentsel dönüşümle birlikte işleri daha zor. Yeni evlerinin kiralarını ve aidatlarını, çıkartamıyorlar. Donanımları da olmadığından, daha kötü duruma düşüyorlar. Eğitim de sekteye uğruyor, çocuk okul değişikliği sebebiyle zaman kaybediyor. “Çocuk okuyup ne yapacak?” fikri de devam edince, çocuk okuldan soğuyor. Diğer yandan Roman mahallelerindeki suç artışı, uyuşturucu kullanımı ve satımında direkt hedef alınıyor. Son dönemde organ mafyasının, bu mahalleri hedef aldığı bilgisi geliyor. Bir yandan da Bursa’da olduğu gibi toplumsal linç vakaları yaşanıyor.

Bunlar için ne gibi çalışmalar var?

Şu anda Kamu-STK Diyalog Grubu ile Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı ve diğer bakanlıklar şu anda ‘Roman stratejisi’ni yazıyorlar. Ondan sonra eylem planı hazırlanacak. 4 ay içinde kamuoyuyla paylaşılacak. Bu eylem planı, uygulanamayacak biçimde yazılırsa bir anlamı olmayacak.

Alacağın ödül, Türkiye’deki bir şeyleri değiştirebilecek mi?

Türkiye’deki önyargıların kırılmasına etki edeceğine inanıyorum. 17 Ocak’ta Strasbourg’ta ödül töreni olacak. Ödülü derneğe bağışladım. 10 bin Euro çok para değil. Bunu çocukların eğitimi için kullanacağız.

Fatih VURAL

10.12.2013

 

Kaynak: Türkiye Gazetesi

http://www.turkiyegazetesi.com.tr/yasam/112690.aspx