Ara 282013
 

elmas-ve-ben-yakc4b1nSıfır Ayrımcılık Derneği Başkanı ve belgesel yönetmeni Elmas ARUS. Çingenelere yönelik ayrımcılığa karşı mücadelesinden dolayı tanınıyor, biliniyor. Roman açılımında aktif rol alıyor. Türkiyeli Romanların durumunun iyleştirilmesine yönelik başarılı çalışmalarından dolayı Avrupa Konseyi’nin İnsani Yardım Ödülüne layık görülen ilk isim. 10 bin Avroluk ödülünü, Roman çocukların eğitiminde kullanılmak üzere Başkanı olduğu derneğe bağışlıyor.

2010’da İstanbul’da gerçekleşen Türkiye’deki Roman Vatandaşlar Konferansında tanıdım Elmas’ı. Avrupa Birliği ve Avrupa Konseyinden temsilcilerin de  katıldığı bu konferansta söylediği sözler hala kulaklarımda: “Bilir misiniz? Kimse bizim çocuklarımıza ‘büyüyünce ne olacaksın?’  diye sormaz. Neden sormazlar bilir misiniz? Kaderleri bellidir de ondan. İşte biz bu kaderi değiştirmek için buradayız. Bizim de çocuklarımız büyüyünce, sizin çocuklarınız gibi ‘doktor, mühendis, polis, öğretmen, tarihçi, profesör, hatta Başbakan olacağım’ desinler diye… İşte bu yollar açılsın diye buradayız.”

Söyleşiyi herhangi bir Çingene mahallesinde yapmayı teklif ediyorum. Sıcak bakıyor ve organizasyonu yapıyor. Kuştepe Gençlik Platformu Başkanı Bahattin Turnalı bizi Taksimden alıyor. Hem platformdan hem de  Gönenliler Derneğinden Çingene gençlerle buluşmak üzere Kuştepe’ye gidiyoruz.

Elmas, ilk şunu sormak istiyorum: Roman ile Çingene arasında ne fark var?

Çingene sosyo- kültürel olarak Romanlar ve Romanlar gibi yaşayan grupları tanımlamak için öteki-gaco tarafından kullanılmış bir tanımlama.

Pardon tam anlayamadım “gaco” ne demek?

Gaco, Çingene toplumundan olmayan anlamında.

Yani şimdi ben gaco mu oluyorum?

Evet sen gacosun.

Hımm anladım diyorum ve kahkahayı basıyoruz.

Roman açılımına kadar toplumu çok da rahatsız etmeyen bir kelimeydi Çingene. Ama Roman Açılımdan sonra etnik bir kavram olarak yoğun bir şekilde kullanılmaya başlandı. Bir kavram kargaşası da çıktı diyebiliriz. Çingene olarak tanımlanan Lom, Dom, Abdal gibi yerel isimlerle anılan diğer gruplar kendilerinin Roman kelimesi ile  tanımlanmasına karşı çıktılar, hala da çıkıyorlar….

Bahattin söze giriyor.

Roman deyince sanki bir tık yukarı çıkmış, sınıf atlamış gibi oluyor. Öyle hissediliyor belki. Daha havalı yani. Bir statü kazanmış gibi. Bazıları ben Çingene değilim Romanım diyor mesela.

Elmas ekliyor.
Sonuçta kavramlardan ziyade kavramların altını dolduran olumsuz ifadelerle mücadele edilmeli. Bugün Roman kelimesi kısa süreli iyi bir algı oluşturabilir ama Roman toplumu bu kadar dezavantajlı durumdayken, bu olumlu görünen durum çok yakın zamanda olumsuz yargı olabilir. O zaman hangi kelimenin altında toplum kendini ifade edecek? Kaldı ki Çingenelerin yüzyıllardır yaşadığı toplumsal sorunların temeli olan nefret ifadeleri Roman kelimesine giydirilmedi. Biz bu nefret ifadelerine Çingene adı altında maruz kaldık.
Ne söylememi tercih edesiniz Roman mı, Çingene mi? Çingene kelimesini kullanıyorum genellikle. Çünkü Çingene benim için kötü anlamı ve çağrışımları olan nefret içeren bir söz, bir tanımlama değil. Fakat yine de sizi rahatsız eden bir söylem içresinde olmak istemem.
Fark etmez. İkisini de kullanabilirsiniz.  Nasıl isterseniz. Ben ikisini de kullanıyorum.
Türkiyeli Çingenelerin sorunları ile ne zamandan beri ilgileniyorsun, neler yaptın?
Küçük yaştan beri toplumun diğer kesimiyle arandaki toplumsal farkın farkında olarak yetişiyorsun. Bu fark, hayatının her alanında karşına çıkıyor. Arkadaşlık ilişkilerinde ”sizinkiler-çingeneler”…  Mahalle, aile, akraba ilişkilerinde ”onlar-gacolar” olarak… Sorunun her zaman farkındaydım ama çözümü için 2000’lerin başında uğraşmaya başladım. Edirne’de üniversitede okurken kendi toplumumun kim olduğunu, geleneklerini göreneklerini kültürel açmazlarını anlatan bir belgesel yapmayı hayal ettim. Kendi kimliğime bir yolculuktu bu aynı zamanda. Hayalime 7 kişilik gönüllü bir ekibi ortak ettim. O gönüllü ekiple Türkiye’nin 7 bölgesinde, 38 ilde, 400 ‘den fazla mahalleye girip çıktık. 9 yıl süren bu çalışma sonunda 360 saat arşiv niteliğinde görüntü elde ettik. 60 dakikalık  “Buçuk” isimli bir belgesel film yaptık ve toplumsal farkındalık yaratmak amacıyla  kamuoyuyla paylaştık.
Film bittikten sonra  ben ve gönüllü ekip bu işe başlarkenki kişiler değildik artık. 72 millettin yaşadığı söylenen bu dünyada, “Buçuk” millet olarak kabul edilen, yok sayılan, derin mağduriyetler yaşayan bu topluma karşı  bir sorumluluk yüklendik. 2009 yılında Sıfır Ayrımcılık Derneğini kurduk. O gün bugündür Romanlar ve Romanlar gibi dezavantajlı gruplar için çözüm odaklı hak savunuculuğu yapıyoruz.
Hemen gençlere dönüyorum. Elmas Arus sizin için ne ifade ediyor?
Gençlerin sesleri yükseliyor.
O bizim kanaat önderimiz, idolümüz, sesimiz…
Bahattin özellikle bir şey söylemek istiyor:
Bir erkek kendine örnek olarak bir erkeği alır değil mi? Ben Elmas Hanımı örnek alıyorum. Onun gibi olmak istiyorum. Hele televizyon programlarındaki duruşu, özgüveni Romanların sorunlarını her platformda dile getirmesi var ya her şeye bedel.
Elmas biraz gururlu, biraz mahcup gülümsüyor.
Yapmayın ya. Beni utandırıyorsunuz. Gençler ön plana çıksın, bayrak gençlere gençsin istiyorum. Kurtuluş gençlerde, Gençlik Platformunu çok önemsiyorum.

Roman Açılımından sonra ne değişti hayatınızda?

Çingenelik bizler için toplumsal yargılardan kaynaklı kara bir leke gibiydi. En önemlisi Romanlar arasında toplumsal kimlik bilincinin oluşması. Kendilerini ve sorunlarını ifade eder oldular. Devletin kurumlarıyla vatandaşlık hakları üzerinden temasa geçtiler. Kendi haklarının farkına vardılar. Kaderimiz gibi algıladığımız sorunlarımızın  farkına vardık. Toplumun diğer kesiminde de ciddi bir şekilde Roman toplumunun sorunlarına dair bir farkındalık oluştu.

Roman Açılımı ile bir anda, bir çok Roman derneği kuruldu. Bunu nasıl değerlendiriyorsun, olumlu ve olumsuz yansımaları neler oldu?
Açılımından sonra ”Sivil Toplum” kavramının bu kadar hızlı gelişmesi, bu kadar derneğin kurulması olumlu elbet. Fakat olumsuz olan bu derneklerin sürdürülebilirliğini sağlayamaması, kapanması ya da sivil toplum misyonunundan ödün vererek siyasi partilerin desteği ile ayakta kalması.
Devletin Roman Açılımı çalışmalarında da aktif olarak yer alıyorsun. Ulusal ve uluslararası Komisyonlara, Konferanslara katılıyorsun.
Evet katılıyorum. Türkiyeli Romanların sesi olmaya çalışıyorum.
Avrupa’daki Romanlarla Türkiye’dekiler arasında ne tür farklar gözlemledin?
Avrupa, Romanların yaşadığı sorunların çözümü için 30-40 yıldır çalışıyor. Orada Romanlar azınlık olarak tanımlanıyor. Türkiye’de ise dezavantajlı grup olarak tanımlanıyor. Bunu şunun için belirtiyorum, bu iki tanımlamaya göre sorunlar ve sorunların çözüm aşamaları belirleniyor.
Türkiyede yasalarda ayrımcı ifadeler olmasa da zihinlerde ciddi ayrımcılık var. Bu da herkes için eşit olan haklardan, Romanların faydalanmasının önünde bir engel. Avrupa’da en önemli azınlık sorunu Roman sorunu. Sorunun çözümü için ülke politikalarında değişiklik olmuş ama bazı Avrupa ülkelerinin yasalarında kısa bir döneme kadar Romanlara yönelik ayrımcı politikalar hala yer alıyordu. Devlet eliyle yapılan ayrımcılığın çözümü çok daha zor, imkansız gibi. Mesela İsveç’de 1960’lara kadar Romanlar çocuklarını okula gönderemiyordu çünkü yasaktı. Daha öncesinde  bir Roman’ı öldürmek cezaya tabi değildi. Yani siz bir Romanı öldürürseniz katil sayılmıyorsunuz ve hiç bir ceza almıyorsunuz. 1934-73 arası resmi olarak kısırlaştırma yasası uygulanıyor. 63 bin kişi kısırlaştırılmış. 2000’lerin başına kadar Romanlara ikiden fazla çocuk yapmak yasaktı. Üçüncü çocuk devlet eli ile aldırılıyordu. İstanbul’da yapılan bir Komisyon toplantısında,  İsveç’den gelen Roman delege bu konular konuşulurken, birden göz yaşlarına boğuldu ve başından geçen bir olayı bizimle paylaştı: “Ben küçüktüm. Annem üçüncü çocuğuna 8 aylık hamileydi. Bir gün devlet görevlileri annemi alıp götürdüler biz bilmiyorduk nereye götürdüklerini. Annemin 8 aylık bebeğini karnından alıp, annemi eve getirdiler. Annem ölene kadar o çocuğunu sayıkladı. Acaba öldü mü, acaba yaşıyor mu, çocuğuma ne oldu? diye”  İşte oradaki ayrımcılığın şiddetini görüyorsunuz. Şimdilerde ise İsveç Hükumeti bir Beyaz Kitap hazırlıyor. İsveç’deki Romanları ve onlara yapılan soykırımı anlatan özür dileyen bir kitap.
İnanılır gibi değil. Avrupa’nın en demokratik ülkelerinden biri sayılan İsveç’de bu yüzyılın başına kadar yapılan korkunç bir ayrımcılıktan bahsediyorsun. Peki Avrupa’yı Roman Açılımı yapmaya iten, tetikleyen ne olmuş? Neler anlatıyorlar? 
Romanlar için yapılan bütün iyi düzenlemelere rağmen, Avrupa’nın da iki yüzlü olduğu pek çok konu var elbette. İkinci Dünya Savaşında hep Yahudilere yapılan soykırımdan söz edilir ama Çingeneler yapılan soykırım pek anlatılmaz, bilinmez.
Kosovalı Roman Orhan Galjus ve Bob Entrop’un hazırladığı Çingenelere yapılan soykırımı anlatan iyi bir belgesel var. Broken Silence adı. Geçtiğimiz nisan ayında Kosova’da katıldığım Kamu Yayıncılığı ve Roman Azınlıklar konulu bir konferansta izlemiştim. Çok etkileyici.
Evet biliyorum. Orhan söz etti ama henüz izleyemedim.
Bu arada o konferansta diğer ülkelerden gelen Roman gazeteciler seni sordu. “Emas Arus’u tanıyor muısun? Elmas Arus’u tanıyor musun?” Ben de “evet evet tanıyorum” dedim. Havamı attım yani. Ne kadar ünlüsün Avrupalı Romanlar arasında.
Çok şekersiniz.
Sen de öylesin… Neyyse. Karşılıklı iltifat faslını bitirip devam ediyoruz.
Romanlara Avrupa’nın göbeğinde ayrımcılık uygulanırken öte yandan 70’lerden itibaren  çözüm politiları üretilmeye çalışıldığını da görüyoruz. Bir tarafatan Roman nüfusu çok yoğun ve giderek artıyor. İki toplum arasında büyük uçurum var. Yoksulluk, eğitim, barınma, sağlık  alanlarında… korkunç bir uçurum yani. Bu neden kaynaklanıyor? Entegrasyon yok, birliktelik yok. Avrupa nüfusu yaşlı bir nüfus. Çalışacak genç bir nüfusa ihtiyaçları var. Avrupa’nın  Romanları eğitip başbakan, bakan yapacak bir politikaları yok.  Ara eleman olarak kullanmak üzere Romanları entegre ediyorlar, eğitiyorlar. Türkiye’ de de Roman nüfusu çok. Bu nüfus eğitilip, entegre edilmezse toplumsal bir patlama yaşanacak. Acil çözüm gerekli.  Bu sadece Romanların değil, toplumun bütününün problemi. Romanların yaşadığı sorunlar toplumun geneline olumsuz olarak yansıyacaktır.
Türkiyeli Romanlar kendini nasıl ifade ediyor?

Türkiye’deki Romanlar kendilerini Türkiye’nin asli unsuru olarak görüyorlar, azınlık olarak görmüyorlar. Avrupa’daki  Roman STK’larla birbirimize giriyoruz genellikle. Adamlar o kadar şiddet görmüş ki, kendini o kadar kapatmış ki. Gaco onun düşmanı. Gacoyla  hiç bir şekilde temasa girmek istemiyor. Bilinç altlarında o kadar handikaplar var ki. Bizim kendimizi Türkiye’nin asli unsuru olarak görmemizi anlayamıyorlar, karşı çıkıyorlar.

Türkiye’ye baktığında Romanlar toplumun alış-verişini de yapmış, demircisi de olmuş,  köylüsü de olmuş, bilmem nesi de olmuş. Toplumun en alt kesmi olarak, “buçuk” olarak görülmüş ve dokunulmamış. Ne kadar tanımlamasa da onu bir başka grup olarak görmemiş, toplumun en fakiri, en alt alt katmanı olarak görmüş. Yok saymış. En büyük asimilasyon bence görmemezlik. O kadar yoksun ki, sana ayrımcılık bile uygulayamıyorum. 4 senedir bir kimlik bilinci oluştu. Her ne  kadar henüz görülmese de artık bir etnik kimlik oluşmaya başladı. AB’nin etkisiyle veya o etkiyle, bu etkiyle sonuçta etnik bir kimlik olarak tanımlanmaya başlandık.

Hepinize sormak istiyorum. Romanlar olarak sizi en çok sinirlendiren ön yargılar, klişeler neler? Bu soru ortalığı alevlendiriyor. Herkes bir şeyler söylüyor. Sözü birbirinden alarak cümleleri, eksikleri tamamlıyor…
Romanım dediğiniz zaman, siz 5-0 mağlupsunuz. Bakın Kürt açılım oldu ben Kürtüm diyor, facebookta yazıyor. Biz söyleyemiyoruz. Ay yıldızlı bayrak altında, yüz yıllardır bu topraklarda yaşıyoruz ama kendimizi gizlemek zorunda kalıyoruz. Okulda, iş yerinde, hastanede, askerde, devlet dairelerinde… Mesela yolda bir dilenci, hırsız görülse direkt Çingene deniyor.
Toplum ne zaman Romanlarla karşı karşıya kalıyor ? Medyada gördüğü zaman. Medya ne gösteriyor?  En kötü klişeleri gösteriyor. Dişi dökük, kirli, saçı taranmamış, göbek atan kadınlar, sümüklü çocuklar örnek diye sunuluyor. Gırgıriye, Cennet Mahallesi, İnce İnce Yasemince programlarında yer alan tiplemelere çok kızıyoruz. Bu dizilerle bizim üzerimizden onlarca para kazandılar.  Bizim için ne yaptılar? Klişe ve yanlış imajları pekiştirmekten başka. Her kesimden Çingeneyi göstereceksin. Bu da var, bu da var diye. Cennet Mahallesi’nde kadın çekirdek yiyor, kabuklarını evin içine atıyor. Allah aşkına soruyorum nerede görülmüş böyle bir şey. Biz böyle yaşamıyoruz. Lütfen bizi böyle küçük düşürmesinler. Kavga sahnesi var mesela, kulağa ritim geliyor ve kavga bitiyor. Romanlar dans etmeye başlıyor. Dünyanın hiçbir yerinde bir insan kavga ederken müzik duyunca durmaz. Biz hep komedi-mizah unsuru olarak görüldük. Haberlerde de mesela “Roman mahallesine uyuşturucu baskını yapıldı. Roman gençleri kavga etti” gibi başlıklar veriliyor. Ne zamandan beri Türkiye’de bu tür haberlerde etnik köken verilmeye başlandı. Bu tür etiketlemeler, genellemeler bizi rencide ediyor.
Birazdan ezan okunacak çoğumuz girip namaz kılacağız. Camide bile ayrımcılık var maalesef . Burada çok güzel sesli, müezzin olacak çocuklarımız var ama o kötü sesle okunan ezanı  dinlemek zorundayız. Sanki bizim okuduğumuz ezan, kıldırdığımız namaz kabul edilmez.
Ah medya ve kültürel çeşitlilik. Ne çok panel, konferans ve workshopa katıldım bu konuda. Ne yazık ki neredeyse, her medya çalışanını özel eğitime tabi tutmak gerekiyor. Medya kuruluşu, medya mensubu deyip idealize edip, bir şey sanıp, kimse gözünde büyütmesin. Dünyanın en saygın yayın kuruluşlarından meslekdaşlarımın, bu konularda ne kadar bilgisiz, yetersiz, duyarsız olduklarına o kadar çok şahid oldum ki. Medya mensubu dediğimiz insanlar da, yaşadıkları toplumun bir parçası. O toplumda var olan bütün ön yargılara, klişelere, tabulara onlar da sahip. Önce insan olabilmeyi, vicdan sahibi olabilmeyi, öteki ile bir arada yaşamayı, birbirimizi kabul etmeyi, saygı duymayı başarabilmemiz gerekiyor.Kısacası her yaşta herkes için sürekli ama sürekli eğitim şart.
Elmas da bu konuda yaşadığı deneyimleri paylaşmak istiyor.
Çok sinirleniyorum bazen çok ciddi bir programa gidiyorsun, hemen başlıyorlar “ay biraz da müzik yapsak, sizinkiler müzik sever.”  Ya çocuğun hastayken, evinden çıkarılırken sen nasıl gülüp oynayabilirsin ki. Romanlar ağlamaz, Romanlar üzülmez… yok ya! Herkes kadar ağlıyor, herkes kadar acı çekiyor ama pozitif bakıyor dünyaya, fark burada. Size bir örnek vereyim. Mikrofon çok değerli bir şey. Belgeselimizin çekimleri sırasında Çingene toplumuna mikrofon uzattığımızda “Başbakan bizi duyacak mı, bizim sorunlarımızı çözecekler mi?” diye sordular. O mikrofonun uzatılmasıyla kendilerine değer verilmiş hissettiler. Romanlar toplumdan soyutlanmak istemiyorlar. İş istiyorlar, kimlik istiyorlar, eğitimde fırsat eşitliği istiyorlar, kentsel dönüşümün mağduru olmak istemiyorlar…
Bütün bu rahatsızlıklarını dile getirmekle birlikte artık haklarını arayacaklarını bu tür durumlarda özellikle medyanın beslediği klişelerlerle ve nefret söylemleri ile karşılaştıklarında RTÜK’e baş vuracaklarını, gerekirse dava açacaklarını söylüyorlar.Okul ve hastane gibi kamu hizmeti alınan yerlerde  hak arama ve kendini ifade etmek üzerine Roman toplumun bilinçlendirmek için çaba gösteriyorlar. Tabuları, ön yargıları, klişeleri yıkmak için kendilerinin de çok şey yapması gerektiğini özellikle belirtiyorlar.
Bu gençler eğitimli, bu gençler heyecanlı, bu gençler bilinçli bir şeyleri değiştirmek istiyorlar.Doğrusu onları tanımak bana iyi geldi. İdealist, umutlu, çalışkan, öz güvenli gençler görmek bana her zaman iyi geliyor. Sadece kadınlar nerede diye soruyorum. Neden hep erkeler var diyorum. Hep bir ağızdan:
Kızlar da var,  kızlar da. Okuldalar, üniversitedeler, dersleri vardı bugün. Onlar da bizimle, aktif çalışıyorlar.
Peki ya aşk, evlilik? Aşkta Gaco ile karşılaşınca neler oluyor?
Elmas gülerek anlatıyor.
Ben bir Gaco ile evliyim. Evliliğimize bir gün kala eşim, “artık anneme Çingene olduğunu söyleyelim” dedi. Ve söyledik. Kayınvalidem bir gün hasta yattı ve sonra “e ne yapalım Çingene ama hem okumuş hem güzel” dedi. Okumuş ve güzel olmakla yırttım yani. Babam istemedi. Bir gün gelir, Çingene derler, iterler diye istemedi ama sonunda ikna ettik. Şanslıyım pek fazla ötelenmedim diyebilirim. Başka bir örnek vereyim. Teyzemin kızı da gaco ile  evli, yüzünde Çingenelerin yaptırdığı dövmelerden var. Eşi sürekli, “sildir şu dövmelerini, onları görünce Çingene olduğunu hatırlıyorum” diyor. Çocuklar da annesine, “biz Çingene miyiz, Çingenelik kötü bir şey mi?” diye soruyor. Bu insanın psikolojisini düşünsenize. Mesela benim oğlum ilkokulda, koleje gidiyor. Televizyonda Romanları görünce “bak anne bizimkiler çıktı”diyor. Çünkü biz ona Çingeneliği tü kaka, kötü bir şey diye öğretmiyoruz.
Çocuklar ayrımcılık, nefret  bilmez. Ne yazık ki biz onlara öğretiriz…
Son olarak bundan sonra ki hedeflerin neler Elmas?
Üniversiteyi bitirince annemin hayali, beni yırtmış bir Çingene olarak,  bir plazada bir yandan kahvemi yudumlayıp bir yandan da çalışırken görmekti. Ama ben hala Çingene mahallelerindeyim, Çingenelerle beraberim. Annemin hayalini gerçekleştiremedim.
Romanlar ve Romanlar gibi toplulukların sorunları devam ettikçe benim de mücadelem devam edecek. Bugün Roman olur yarın mağdur olan başka bir grup olur. Hak mücadelesine devam…
Sohbet bütün sıcaklığı ile sürüyor… Gönenliler Derneği Başkanı Metin Kamçı bir çay daha söylüyor hepimize. Tavşan kanı eşliğinde kişisel hikayeler, kızgınlıklar, kırgınlıklar, sevinçler, üzüntüler, hedefler, hayaller anlatılıyor. Bilemiyorum… asıl röportaj buraya sığdıramadıklarım mıydı yoksa?
Semra Güzel Korver
28.12.2013
Kaynak: Neyyse