Şub 272014
 

birine-otekinin-hakkini-sormak-kimligimizden-utandirildik--4108661Türkiye’de gayri resmi rakamlara göre 5 milyon Çingene var. Bazı Roman dernekleri bu rakamı 3 milyona indiriyor, bazıları da 8 milyona kadar çıkarıyor. Herşeyden yoksunlar. Bir sorun olunca; varsa ‘çadırları’ toplayıp gidiyorlar, yoksa ‘duvarların’ arkasına saklanıyorlar. Örgüt lafını sevmiyorlar.

Onlar bir filmin karesi gibi ‘görünür’ oldular… Darbuka ve keman seslerinin yükseldiği, gece köpek havlamalarının, sarhoş naralarının, yakası açılmadık hikâyelerin ve tenhalarda yoksulluğa çekilen sustalı bıçkın delikanlıların kol gezdiği sokaklarla anıldılar… Türkiye’nin kalaycısı, elekçisi, sepetçisi, çiçekçisi olmaktan öteye gidemediler…

Bugün gayri resmi rakamlara göre; Türkiye’de 5 milyon kadar Çingene var. Bazı Roman dernekleri bu rakamı 3 milyon olarak açıklıyorsa bazıları da 8 milyona kadar çıkıyor. Sistemle bağları vergi ve askere gitmenin dışında yok gibi. Temel eğitimden, iş olanaklarından yoksunlar. Bir sorun olunca; varsa ‘çadırları’ toplayıp gidiyorlar, yoksa duvarların arkasına saklanıyorlar.  Örgütlenme nedir bilmiyorlar…

Bütün bunları ötekileştirilmeyi; hem kadın, hem Alevi, hem de Roman olarak yaşayan ama bütün Romanların ezberini  “Biz kimiz?” sorusuyla bozan Elmas Arus’un elindeki kamerayı Çingenelerin sorunlarını dile getiren bir araç haline getirmesiyle öğreniyoruz…
Arus, 9 yıl boyunca 38 ili dolaşarak ‘Buçuk’ adlı belgeselde bu coğrafyadaki bütün romanları ‘kayıt’ altına alıyor. Çingene diye tanımlanan Roman, Lom, Dom ve Abdallarla ilgili yaptığı bu çalışma ona uluslararası bir de ödül kazandırıyor.

Çingene demek olumsuz
Neden Roman diyoruz da Çingene demiyoruz? Soruma ise şu yanıtı veriyor:  “Çünkü ayrımcılığı Çingene olarak yaşıyorlar. Çingene kelimesine yüklenen anlamlar o kadar aşağılayıcı ki bu Çingenelere rahatsızlık veriyor. Oysa Romanı kazırsan altından Çingene çıkar. O Çingene kelimesine yüklenen olumsuz algıyı temizlemediğin sürece istediğin kelimenin arkasına saklan sonucu değiştiremiyorsun”
2009’da ırk, dil, din, renk, cinsiyet, siyasi görüş ve benzeri nedenlerle yapılan her türlü ayrımcılığa karşı mücadele etmek ilkesiyle kurduğu Sıfır Ayrımcılık Derneği’nin çalışmalarından bahsediyor. İki üniversite bitirip Çingene olduğunu açıklamasına Romanların bile nasıl hayret ettiğini anlatıyor. Çingenelerin dernek fikrine yabancı olduklarını,  örgütlenmeye, demokratik talepleri dile getirmeye nasıl çekindiklerini anlatıyor. Öyle ki; kendileriyle ilgili yapılan en basit araştırmaya bile “Bu araştırmalarla bizi sınır dışı ettireceksiniz” diye karşı durabiliyorlar: “Gaziantep’te bir mahallede; hızı kesmek için yola bariyer konması için muhtar imza toplayın belediye yapsın demiş. “Devlete karşı imza vermek olmaz, bu devlete karşı çıkmak olur” diye reddediyorlar. Durum bu kadar vahim yani!”
Alus Türkiye’de ilk Roman Derneği’ni kuranların bile Roman olmadığını hatırlatarak “Ama Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Roman açılımından o kadar çok etkilenmişler ki bugün 210 dernek ve 11 federasyon üzerinden sorunlarını dile getiriyorlar. Fakat bazıları  haklar ve özgürlüklerle ilgili sivil toplum örgütlenmelerinin çok uzağında,  bir parti bürosu gibi işlev görüyorlar” diyor. Birkaç yıl önce Selendi’de Roman vatandaşların oturduğu mahallede arabaları yakıp evleri taşlamış,  70 civarında ailenin Gördes’e kaçmasına bile bu derneklerin bir kısmı sessiz kalabilmişti…

Örgüt lafını sevmiyorlar
İzmir Romanlar Derneği Başkanı Abdullah Çıstır bu durumu şu sözlerle açıklıyor:
“Roman derneklerinin sayısı artıyor ama hak ve özgürlük talepleriyle ilgili bu derneklerin sayısı 15’i geçmez. 2003’te Avrupa uyum yasaları çerçevesinde dernekleşmenin yolu açıldığını, 1996’da Roman Derneği’ni kuran bir arkadaşımız Roman Kültür ve Dayanışma Derneği Başkanı Yakup Çardak, ayrımcılık, bölücülük yaptığı gerekçesiyle yargılandı. Örgüt dediğiniz zaman hala bazı Romanlar çok korkar ‘Aman ne örgütü biz örgüt istemeyiz’ derler.”

‘Göbek atan’ sözü incitiyor
Romanlara sadece “göbek atan” olarak bakılmasının kendilerini incittiğini söyleyen Çıstır’a göre; Romanlar da politize olmak istiyor ama bunun yollarını bilmiyor: “Nasıl olsa bize ‘vermezler’ düşüncesi hâkim. Bu anlayışta olan derneklerimiz var. Cehaletle demokrasi bir arada olmuyor. Demokrasiye ne kadar dâhil olduğumuzu tartışmalıyız, bizde artık buradayız demek için, farkındalık yaratmak için ama ben diyelim  yürüyorum protesto gösterilerine toplantılara gidiyorum ama Roman toplumunu bu işe katamıyoruz… ‘Bizi sen teslim ediyorsun ya işte’ diyor gelmiyorlar.”

Kürtlerden farklılar
Çıstır neden örgütlü olamadıklarını da şu sözlerle anlatıyor:
Kürtlerin yaptıklarını doğru bulmuyoruz, beğenmiyoruz ama kabul etmek gerekir ki örgütlü bir toplum.  Bir gün “Biz niye bu Kürtler gibi örgütlü olamıyoruz” diye tartışınca içimizden biri dedi ki; “Olamayız. Kürtlerin oyunları bile farklı. Onlar oynarken bile el ele tutuşup yan yana oynuyorlar. Biz öyle miyiz? Biz karşılıklı oynarız her zaman.”
Romanlar büyük marketlere giremiyor, mahallelerinden çıkmıyor, okula işe giremiyor ama bu coğrafya da “görünür olmama” olma hali,  kimliklerini saklayan Ermeniler, Süryaniler ya da Rumlar gibi tezahür etmiyor. Çıstır bunu inanılmaz çarpıcı bir sözle dile getiriyor:
“Biz de Ermeniler, Rumlar gibi kimliklerimizi sakladık. Ama biz kimliğimizden utandığımız için utandırıldığımız için bunu sakladık, hala da saklıyoruz ama Ermeniler, Rumlar, Süryaniler bunlar öldürülmekten korktukları için kimliklerini saklıyor. Biz de ötekileştirildiğimizin farkındaydık ama biz o kimlikten utandığımız için, bizi kendi kimliğimizden utanır hale getirdikleri için bunu açığa çıkartmadık.”

Türkiye’nin görünmezleri
Aşağılanarak ötekileştirilmekle, öldürülerek yok edilerek ötekileştirilmek arasında fark var mıdır? Sorusuna Çıstır “Bunu bilemem ama biz utandırıldığımız için Çingene kültüründen de dilinden de hep kaçtık bu yüzden öğrenemedik. Ama şimdi geldiğim noktada bunu öğrenmem ve yaşatmam gerektiğine inanıyorum. Çünkü artık kendimizin farkındayız” diyor.
Avrupa Roman Hakları Merkezi İnsan Hakları Gözlemcisi ve Türkiye Roman Hakları Forumu Danışmanı Hacer Foggo’nun bu soruya yanıtı ise oldukça çarpıcı:
“Türkiye’de biz ‘Romanlara unutulmak, yok sayılmak, aşağılanmak mı daha ağır, yoksa öldürülmek mi daha ağır’ diye sorduğunuzda bilmelisiniz ki; Hindistan’ın “dokunulmazları”, Türkiye’nin “görünmezleri”, Fransa’nın “kovulanları”, Slovakya’nın etrafına “duvar örülen” topluluğu için de soruyorsunuz yani sonradan unutulan, yok sayılanlar için değil, doğuştan aşağılanan topluluğu için soruyorsunuz. Yok sayılmak Romanların hayatına bir kene gibi yapışmıştır. Zaten hayatlarını da bu yokluğun içinde üretirler, çoğaltırlar.  Yani bir bakıma sizlerin ellerine mahkûm edilmiş yaşam haklarını zorla almakla geçer bütün hayatları. Çünkü insanların hayatında Romanlara hiç ama hiç yer yoktur.”

LGBT HAREKETİNE BAZI STK’LAR ÖNYARGILI

Türkiye’de “mağduriyet” değil ama “ötekiler” genellikle “azınlık” olarak algılanıyor.  Dolayısıyla gittiğim bölgelerde kadınlar, Çingeneler ve eşcinseller ağır mağduriyetler yaşamalarına karşın ötekilerin bile hatırlamadığı gruplar içerisinde yer alıyor. Kadınların mağduriyeti öteki olarak değil ‘toplumsal bir sorun’ olarak anlatılıyor. ‘Öteki’den en çok unutulanlar Çingeneler oluyor. Eşcinseller ise demokratik sivil örgütlenmelerin içerisinde bile ‘rahatsızlık’ uyandırıyorlar.  Kaos LG Dış ilişkiler Kordinatörü Murat Köylü bu durumu şu sözlerle açıklıyor: “Aslında homofobi veya transfobi öyle ya da böyle her yapının içinde var. Konu ile ilgili tarihsel ve derin bir bilgi eksiği ve önyargı söz konusu. Tabii ki bu önyargıdan kaynaklanan ayrımcılık ve şiddetten diğer “azınlık-çoğunluk”  “güçlü-güçsüz” meselelerine benzer biçim ve içeriklerde çıkarlar da sağlanıyor. Bu açıdan baktığımızda şu sivil yapılar ötekileştiriyor, şu sivil yapılar ötekileştirmiyor demek çok kolay değil; mevcut duruma baktığımızda kendisini LGBT hareketine en uzak duran yapıların kendilerini muhafazakâr ve/ya dindar olarak tanımlayan kesimler arasından olduğunu görüyoruz. Tabii ki o kesimlerden de yaşanılan ayrımcılık ve şiddete, izolasyon ve dışlamaya tepki duyan, bunu dillendirenler de var.

Tuğçe bir trans… Hiçbir hakkın ötekinin önüne geçmemesi gerektiğine inanıyor ama en çok aşağılanan ve ötekileştirilenlerin translar ve Romanlar olduğuna inanıyor. Hem aileler hem de toplum için ‘kafeste bir kuş’ muamelesi gördüklerini, belirterek, ‘yeter ki o kafesten çıkma’ deniliyor. Sivil toplum örgütlerinin de kısır döngü içinde olduğunu düşünüyor.

Yok sayılanlar: Cumartesi Anneleri

Saat 12 Beyoğlu: Cumartesi Anneleri kayıpları için toplanmış. ‘Orada bir çığlık var’ ama oradan geçen insanlar ‘ne oluyor’ diye durmuyorlar bile…

Babaları faili meçhul cinayete kurban gitmiş iki kadın… Milliyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Abdi İpekçi’nin kızı Nüket İpekçi ve CHP eski Milletvekili Nevşehir CHP il Başkanı Zeki Tekiner’in kızı Aylin Tekiner…
İkisi de Türkiye’de faili meçhul cinayete kurban gitmiş ölülerimizin bile ‘yarıştırıldığını’ bazılarının her zaman bir şekilde, değişik nedenlerle görünür kılındığını, bazılarının ise yok sayıldığını, hiç hatırlanmadığını belirterek Cumartesi Annelerinin eylemlerine dikkat çekiyor.
Çevirmen Nüket İpekçi sivil toplum örgütlenmelerinin bu ülkede yetersiz de olsa  demokrasiye bir katkısı olduğuna inanıyor:
“Türkiye’nin demokrasiyi içselleştirmesi mümkün mü? Ya da diğer bir değişle; hepimizi ‘öteki’ olmaktan kurtarıp, ‘Biz’ yapacak yeni bir toplumsal projenin inşası mümkün olmalı. Olmak zorunda.”
‘Atatürk Heykelleri, Kült Estetik siyaset’ adlı kitabın yazarı ve heykeltıraş Aylin Tekiner bunu mümkün kılmaya çalışanlardan…
Gözaltında çocuklarını kaybedilmiş annelerin çığlıklarını,  yıllardır Beyoğlu’nun gelip geçen insanlarıyla kapatıldığını, örtüldüğünü, sindirildiğini ama gerçekte Beyoğlu’nun duvarlarının birer hafıza alanı olduğu düşüncesiyle yola çıkıyor:
40 tane eşarp alıyor, yıllardır çocuklarının nerede olduğunu soran,  haykıran annelerin o çığlıklarına duvarların tanıklık ettiğini düşünerek o eşarpları duvarlara çakıyor. O eşarpların altında insanların  bir şey görmesini istedi ve iki cümle seçiyor:
Bu cümlelerden ilki döneceğine inanmak zorundayım ikincisi de ben hep buradayım…
Ve bunları dört dilde İspanyolca, İngilizce, Kürtçe ve Türkçe yazdı… Büyük dövizler hazırlayıp insanların ellerine verdi…
Tekiner Cumartesi Anneleri’nin muhatap kabul ettikleri Cumhurbaşkanlığı gibi mercilere dilekçe gönderdikleri Galatasaray postanesinin önüne büyük bir zarf bıraktı, bir metre uzunluğunda…Ve zarfın içinden büyük bir eşarp sarkıttı ve o eşarpta da dört dildeki bu iki cümle göründü…
Tekiner şöyle diyor: “Her cumartesi  orada bir çığlık var ve oradan geçen insanlar burada ne oluyor diye durmuyorlar bile. Bunun üzerine çok düşündüm ve Arjantin’deki annelerin mücadelesini izledim; Arjantin’deki o büyük hareketin öncü kadınlarından birinin söylemi. Bizim çok alışık olmadığımız siyasal kültürümüze çok yerleştiremediğimiz ‘Biz’ söylemiyle kendini ve hareketi tanımlıyordu. 35 yıldır hâlâ devam eden bir harekette güçlenerek gelen ve kendi öyküsünden vazgeçip bir mücadelenin ‘Biz’ üzerinden yaptığı tanımı çok anlamlı buldum. Belki biz de eksik olan şeydi bu… Biz acıları bir araya geldiğimizde bile ‘Biz’ üzerinden değil ‘Ben’ üzerinden anlatıyoruz…”
Kendisinin de faili meçhul cinayete kurban gitmiş bir babanın çocuğu olduğunu hatırlatan Tekiner çok önemli bir şey daha söylüyor: “Biz de yalnız bırakıldık ama bizi Cumartesi Annelerinden ayrıştırdılar, daha görünür kıldılar. Onların kayıpları bizim kayıplarımız kadar önemli olmadı. Ölüler yarıştırılacaksa eğer onlar çok geride kaldı. O nedenle bu birlikteliği çok önemsiyorum. Neden onlara destek verenler 300 iken bin olamadı… Bu soruya yanıt verdiğimiz gün sanırım hem siyasal hem de toplum düzleminde yüzleşme geleneğini de tesis ettiğimiz anlamına gelecek…”

Belma Akçura

27.02.2014

Kaynak: Milliyet Gazetesi

http://www.milliyet.com.tr/birine-otekinin-hakkini-sormak-/gundem/detay/1843809/default.htm?ref=OtherNews