Tem 072014
 

korhanMahallenin hemen dibinde yüksek beton bloklar yükseliyor. Arada on mislini aşan bir arazi değeri farkı var. Mahallede bugün hafızalarını korumak isteyen insanlarla onları kazımaya çalışanlar arasındaki uçurumu yaratan da bu.

Belediyeniz sizin tek katlı, küçük evlerinize göz dikiyor, kendi süslü binasının hemen yanındaki doğru dürüst projesi olmayan altı yedi katlı binalara değil. Doğduğunuz büyüdüğünüz, tam 60 yıldır yaşadığınız mahalleniz, Sarıgöl “riskli alan” ilan ediliyor. Sonra belediyeniz bunca yıldır yaşadığınız mahallenizi, yaşam çevrenizi riskli hâle getirmek için uğraşıyor. Hafızaları kazımak yöneticilerin en iyi bildikleri iş. Bu nedenle önce mahallenizden başlıyorlar.

Bir bakıyorsunuz küçük çocukların oynadığı sokaklarda dev hafriyat kamyonları fink atmaya başlıyor. Mahallenizin mütevazı meydanı bir anda betoniyerlerin manevra alanı hâline geliyor. Bunlar da yetmiyor. Dozerler her gün gelip evini dönüşüme teslim eden, dayanamayıp pes diyen komşularınızın evlerini gürültüyle, yer sarsıntılarıyla yıkıyorlar. Yapabileceğiniz hiçbir şey yok. Belediyeniz, size hizmet vermesi gereken yöneticileriniz mahallenizi şirketlere satmışlar. “Bu gördüklerim, yaşadıklarım bir kâbus olmalı” diye düşünüyorsunuz. Mahallenizin dışına çıkıyorsunuz, bakıyorsunuz. Hayat normal akışında devam ediyor. Mahallenize dönüyorsunuz, toz duman. Sanki şehir yarılmış, iki dünyaya ayrılmış. Sizinkini kazıyorlar, diğerleri, başkalarınınki ise yerinde duruyor. Bu yüzden bu şehirde yaşayan diğer insanların sizi görmediğini, duymadığı, yapayalnız kaldığınız hissine kapılıyorsunuz. Çünkü belediyeniz, size hizmet vermesi gereken yöneticileriniz sizi değil şirketleri dinliyor. Üstelik sizi, inat eden, gelişmeyi engelleyen zararlı yaratıklar olarak görüyor. Çöpleri toplamıyor. Gitme zamanınızın geldiğini, boşuna inat etmemeniz gerektiğini söylüyor. Yöneticileriniz rüyalarınıza giriyor. İkide bir anons yapılıyor: “Ne duruyorsunuz orada!” Onlara bakıyorsunuz ve soruyorsunuz, “ben mi?” Bunun gerçek olduğuna inanmanız zor. Ses daha da diklenerek tekrarlıyor: “Evet, sen!” Uyanıyorsunuz. Uyanmanız bir şeyi değiştirmiyor. Paragöz mimarlar sizin “zaten yaşanmaya bile değmez” mahallenizi projelerini yapacakları boş bir arsa gibi görüyorlar. Mahallenizi bir anda enkaza dönüştürüyor, yerine süslü evler tasarlıyorlar. Söyledikleri gibi mahallenizin yeni sakinleri için “yeni bir hayat başlıyor”. Sizinki ise bitiyor. Mahalleniz artık sizin değil. Mahallenin gençleri tecrübesiz. Hayatta kalmanın yollarını başka yerlerde arıyorlar. Yaşlıları ise çaresiz. Bu saatten sonra gidecek yerleri, yeniden kuracakları bir hayatları yok. Mahallenizde artık yıkıntılar, enkaz ve çöplerle birlikte yaşamak zorundasınız.

DEPREM NEDENİYLE BİR TEHLİKE YOK

Sarıgöl yalnızca “riskli alan” ilan edilmemiş, bizatihi yönetim uygulamaları ile yaratılmış. ”Riskli alan” ilan edilmiş ama riski yaratan belediye. Mahallede deprem nedeniyle bir tehlike yok. Oysa mahalle dışında, yakın çevrede, yüksek katlı, yapılarda çok daha fazla risk olabilir. Ama kimin umurunda? Örneğin mahallenin vadi içinde kalan tek veya bir buçuk katlı (çatı katı olan) evlerinin üstündeki eğimli araziye, her an kaymaya hazır, onlarca kat yüksekliğinde bir hafriyat toprağı yığılmış. Tehdidi iyice görünür hâle getirmek için inşaatı süren dev beton bloklardan çıkan hafriyat tek katlı evlerin üzerindeki yamaca yığılıyor. Bu yığıntı her an evlerin üzerine kayacak bir şekilde insan yaşamını tehdit ediyor. Mahalleli can güvenliklerinin kalmadığını söylemek için gittiklerinde belediyelerinden “mahalleniz riskli alan ilan edildi, orayı terk edin hemen” cevabını alıyorlar. Karşıdan bakıldığında “kaza” geliyorum diyor. Ölüm tehlikesi var deseniz, zaten bu yığıntı bunun için, halkı korkutmak için yapılmış. Ama bu tehdit de yetmemiş. Belediye satın aldığı evleri hemen yıkarak ve enkazını ortada bırakarak “normal koşullarda” risk bulunmayan mahalleyi sağlıklı bir yaşam için tehlikeli hâle getirmiş. Mahalleli yıkıntıların arasında yaşıyor. Molozlar yollara taşıyor. Ayrıca toplanmadığı için ortada biriken çöplerle karışmış.

 

 

SORUNLARI “KENTSEL DÖNÜŞÜM”

 

Mahallenin yaşlıları anlatıyorlar: Menderes yıkımları sırasında burası şehir dışı olduğu için buraya sürülmüşler. Aç, susuz öylece ortalığa bırakılmışlar. Onlara acıyan askerler tayınlarını paylaşmış, su vermiş. Sonra mahallelerini yoktan var etmişler. Çalışmışlar, çabalamışlar ve adım adım mahallelerindeki her şeyi kendileri yapmışlar. Camilerini, sokaklarını, evlerini. Şimdi belediyeleri, Sarıgöl bir Roman mahallesi olduğu için bu eski mahalleyi yıkmak istiyor. Sonradan gelenlere ise dokunmuyor. Mahallede bir araştırma dahi yapılmamış bugüne kadar. Bu insanlar ne ister, ne yapar, neyle yaşar, hiç sorulmamış. Bir tarafta geçimlerini sağlayabilen meslek sahibi insanlar var. En başta düğünlere, barlara, meyhanelere giden müzisyenler. Caddede arayanlara saz takımı sağlayan kahve var. Ayakkabı, terlik imalatında çalışanlar ise yakındaki atölyelerde iş buluyor. İş bulamayan gençler mahallede. Sorunları “kentsel dönüşüm”. Mahallenin “riskli alan” ilan edilmesi neye işaret ediyor? Birçok şeye. Ama en çok yoksul insanların çaresiz kalmasına. “Kentsel dönüşüm” deyince birkaç özellik yan yana geliyor: Birincisi bölgede arazinin değerlenmiş olması, yani “rant makası” tabir edilen mevcut durumla, yatırım sonrası oluşacak değer arasında büyük bir farkın ortaya çıkması. Ancak bu da yetmiyor. Aynı zamanda bölgede yaşayan halkın yoksul olması, değer farkını kendi lehine kullanacak bir şekilde siyasal temsil gücünün bulunmaması. Başka bir deyişle yatırımcıların ağzını sulandırması. Gerisi, yani afet, deprem bahane. SulukuleTarlabaşıOkmeydanıAyazmaAyvansarayLonca, … nereye baksanız aynı durum. Mahalle halkının başka bir ülkenin vatandaşları gibi haklarından mahrum bırakılması, ötekileştirilmeleri sözkonusu.

ALTERNATİF BİR YAŞAM

Mahallede dayanışma, işbirliği ve gönüllü çalışmalarla oluşan alternatif bir yaşamın filizlendiği görülüyor. Sorun da bu olmalı. Sokakları dolaştıktan sonra, hafriyat yığıntısının alt kıyısında kalan bir camide toplanıyoruz. Camiyi mahalleli kendisi çalışarak, kendi elleriyle inşa etmiş. İçi halılarla kaplı. Girişi, ayakkabı çıkarılan rafları, servis mekânları, yani tuvaletleri, abdest alınan seramik kaplı ıslak hacmi, her yeri tertemiz. Gönüllü insanlar tarafından sürekli bakılıyor. Bir tarafta mahalleyi riskli hâle getirmek isteyen yönetim, diğer tarafta buradaki yaşamı korumak isteyen, dayanışan, farklı bir deneyim yaşayan insanlar. Yoksulluklarına rağmen erdemli bir hayatı, yaşanabilir bir çevreyi yaratmak için çaba gösteriyorlar. Başka bir yerde olsa bu onurlu insanlara belediye sahip çıkar. Onların mahalle için gösterdiği çabaları destekler.

Mahallenin hemen dibinde, yolun karşı kıyısında yüksek beton bloklar yükseliyor. Bu alan yüksek duvarlarla çevrelenmiş. İnşaat makineleri harıl harıl çalışıyor. Yolun hemen iki yanında yer alan bu farklı dünyalar arasındaki çelişki hemen göze çarpıyor. Arada on mislini aşan bir arazi değeri farkı var. Tapusuna karşılık mahalleliye ortaya çıkacak değerin onda biri teklif ediliyor. Yoksul insanların mahallelerini terk etmesi bekleniyor. Mahallenin gönüllüsü, kendisine “hacı” diye seslenilen Şadi Çatı’nın deyişiyle “Bize ekmek vereceklerine bizim ekmeğimize göz dikmiş durumdalar”.

Mahallede altmış yıldır yaşayan ve bugün hafızalarını korumak isteyen insanlarla onları kazımaya çalışanlar arasındaki uçurumu yaratan da bu.

Korhan Gümüş

07.07.2014

Kaynak: Taraf Gazetesi

http://www.taraf.com.tr/haber-insanlik-dozerlerin-altinda-158593/